Kültür - Sanat etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
Kültür - Sanat etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

05 Haziran 2008 Perşembe

Jane Austen / Emma - Film

Bir kaç ay önce yazdığım yazımda Jane Austen'ın Emma'sını okuduğumdan ve en kısa sürede de filmini izlemek istediğimden bahsetmiştim. Aslında filmi izleyeli bir kaç hafta oldu ama anca yazabiliyorum. Şansızlık eseri izlediğim DVD biraz bozuktu ve maalesef tam sonunu getiremedim ama yine de izlediğim kadarıyla anlatmak istiyorum;
  • Kimi kitapların film uyarlaması yapılırken maalesef konusunu değiştirebiliyorlar veya modernize ediyorlar. Mesela bunu romanını çok sevdiğim Büyük Umutlar'da (Charles Dickens / Great Expectations) görmüştüm. Onun filminde konu baya değiştirilmişti ama Emma'da izlediğim yere kadar gördüğüm kadarıyla böyle bir şey yoktu. Kitaba sadık kalınarak çekilmiş bir filmdi. Aksi takdirde bence uyarlama konusunda bir değeri kalmıyor
  • Filmdeki kıyafetlere ve yaratılan dünyaya bayıldım. Kitapta okuduğumda kafamda canlandırdığımdan pek de bir farkı yoktu.
  • Bence Gwyneth Paltrow bu tür rollere çok yakışıyor. 18. veya 19. YY kıyafetlerini giyince sanki o dönemden fırlayıp gelmiş gibi hissediyorum. Bu tür roller üzerinde hiç sakil durmuyor. Ayrıca Emma Woodhouse'ın o masum ama insanların hayatını burnunu sokmaktan da geri kalmayan halini ve ironilerle dolu olaylarda ki saflığını çok iyi canlandırmıştı.

Yazdıklarımdan da anlaşılacağı gibi filmi beğendim ama yine de kitabı okumak çok ayrı bir zevk bence. Sanırım bir kitap aşığı olarak okurken kendimi olaylara daha çok dahil edebiliyorum. Film izlerken "izleyen" pozisyonunda olmak biraz "hissetme" durumundan uzaklaştırıyor insanı. Kitabı okurken durumları daha çok düşünme, daha kolay tahlil etme ve değerlendirme fırsatı buluyormuşum gibime geliyor. Bazı kitaplarda yazarın sesini duyabilmek de insana ayrı bir zevk veriyor.

23 Mayıs 2008 Cuma

Yankı Yazgan - Kalp Çarpar Beyin Böler

Çok severek ve çok beğenerek okuduğum Yankı Yazgan'ın "Kalp Çarpar Beyin Böler" kitabını gündelik hayatın psikolojisiyle, beynin nasıl çalıştığıyla ilgilenen ve hala çözülmemiş olan biyoloji ve psikoloji arasındaki köprüyü biraz daha düşünmek isteyenler için kesinlikle tavsiye ederim.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki psikoloji kitabı olmasına rağmen dili inanılmaz derecede akıcı yani okuması çok rahat. Bir de bence kimi kitabın formatı okumayı gerçekten çok zorlaştırır. çok küçük, hiç ara verilmeden yazılmış kitaplar beni biraz yoruyor açıkçası ama aşağıdaki resimde de görebileceğiniz gibi bu kitapta satır araları var, harfler gayet rahat okunabilecek seviyede yazılmış ve sayfalar beyaz :). Bir de Yankı Yazgan'ın kitap aralarında yaptığı çizimler okumayı zevkli hale getiriyor.

Kitabın içeriğine gelecek olursak; kitap aslında 3 bölümden oluşuyor ama ben bir okur olarak iki bölüme ayırdım. Birinci bölümde daha çok beynin nasıl işlediğini, 2 ve 3. bölümlerde de beynin temel ilkelerini gündelik hayatın psikolojisi üzerine birleştiren denemelerden oluşuyor.

Benim deyimimle kitabın 2. bölümünden bir alıntı:

" Hep pozitif hissedersek, kurtulur muyuz? Kendimizi iyi hissetmek istemez miyiz? kim buna hayır, der? Özgür olmak istemez misiniz, demek gibi bir soru. Ancak, kötü hisler, o kadar da kötü değildir. İyi hissetmeyi kesintisiz "lay lay lom" diye anlıyorsanız, haberim kötü. "Sevelim, sevilelim" psikolojisinin, ne özel hayatta ne de iş hayatında, kişiyi ya da kişinin içinde olduğu kurumu geliştirici bir etkisi yoktur. İyisi ve kötüsü, hatta acısı ve tatlısı ile duygular, zihnimizin daha iyi işlemesine ve yaşantımızın gelişmesine katkıda bulunur. Kendinden her daim memnun olan kişiye sorarsanız, hayatındaki her şey yolunda gidiyordur. Eh, o zaman "hep böyle mi kalsak", diye düşünmemek için bir sebep var mı? Ancak değişim için herhangi bir ihtiyaç duymayı da aynı olumlu hissediş önler. Yerinde saymanın,değişime direnmenin en kestirme yolu, "iyi hissettirmek"ten geçer. Muhafazakarlığı körüklemek istiyorsanız üzüntüyü yok sayın, çalın oynayın. Herkes kendisini hep pozitif ve aşırı pozitif hissettiği ölçüde, olumsuzluklara tahammülü fazlasıyla artar, değişim yanlılarına hayretle "Ne istiyor bunlar?" diye hayretle bakmaya başlar. " [syf 211-212]

"Kalp Çarpar Beyin Böler" benim okuduğum ilk Yankı Yazgan kitabıydı ama bundan sonra aralıklarla diğer kitaplarını da okumak istiyorum. İşte diğer kitaplarının listesi (sırasını bilmediğim için kronolojik yazmıyorum):

Çocuğunuz sizden ne bekliyor? - Şule Yazgan, Yankı Yazgan
99 sayfada ergenlikten gençliğe - Yankı Yazgan
99 sayfada bebeklikten çocukluğa - Yankı Yazgan
Labirent yolculukları - Yankı Yazgan
Hiperaktif çocuk okulda - editör: Yankı Yazgan
Devlet baba tabiat ana - Yankı Yazgan
Maksat bilmece olsun - Yankı Yazgan
Düşe kalka büyümek - Yankı Yazgan

KadıncaBlog'da ilgili yazılar:

Samet Ağaoğlu / Arkadaşım Menderes

Jane Austen / Emma

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Breakfast At Tiffany's


Audrey Hepburn ve George Pepperd'ın unutulmaz filmi Breakfast at Tiffany's 'i izlememiş olanlarınız varsa kesinlikle tavsiye ederim. Tam bir romantik / komedi türü örneği olan filmi izlemek son derece keyifli. Audrey Hepburn'ün kıyafetlerine, takılarına ve makyajını dikkatle incelemenizi tavsiye ederim :)


Okumak isterseniz;
Wikipedia'da






KadıncaBlog'da ilgili yazı:
Screenshotlar buradan alıntıdır.

18 Nisan 2008 Cuma

Samet Ağaoğlu - Arkadaşım Menderes



1950 - 1960 Demokrat Parti hükümeti döneminde Başbakan Yardımcılığı yapmış Samet Ağaoğlu'nun kaleme aldığı "Arkadaşım Menderes", 27 Mayıs ihtilaline giden yolda dönemin Başbakanı Adanan Menderes'i anlatmaktadır.

Türk Siyaset Tarihine damgasını vuran 27 Mayıs ihtilalinin sebeplerini bilmiyordum. Bilgi edinmek için de bir şeyler okumak istedim ama okuduğum şeyin tarihi bir incelemeden çok "anı" olarak kaleme alınmasını tercih ediyordum. Seda'nın da tavsiyesiyle "Arkadaşım Menderes" i okudum. Artık o dönemle ilgili az çok da olsa bir bilgiye sahibim. Demokrat Parti'nin genel yapısı, Menderes hükümeti politikası ve 27 Mayıs ihtilaline giden süreç hakkında kafam da bir şeyler var artık.

Kitabın anlatımı çok sade, dili ise çok akıcı. Bu da kitabı daha okunur hale getiriyor bence çünkü eğer tarihi inceleme gibi bir kitap olsaydı okuması bu kadar kolay ve zevkli olmazdı diye düşünüyorum.

Benim gibi Demokrat Parti dönemini merak edenler varsa veya bu günler de anı kitabı okumak isteyenler olursa "Arkadaşım Menderes"i tavsiye ederim.

KadıncaBlog'da ilgili yazı:
Jane Austen - Emma
Adnan Menderes'in fotoğrafı Hürriyet foto galeriden alıntıdır.

10 Nisan 2008 Perşembe

Jane Austen / Emma

Son okuduğum kitaplardan Emma hakkında bir kaç satır yazmak istiyorum. Aslında bu kitabı okuyalı bir kaç ay oluyor ama yazmak bir türlü kısmet olmadı. Emma'nın filmi de var fakat ben henüz izlemedim. En kısa zamanda izleyip size de yazarım. Kitabın özetini yazmak istemiyorum çünkü okumamış kişilere haksızlık olur diye düşünüyorum.
Emma bilindiği kadarıyla Jane Austen ölmeden önce yayınlanan son kitabı. Ölümünden sonra iki kitabı daha yayınlamıştır. Tabii ki de birçok yazara olduğu gibi farkedilmesi ve edebiyat tarihi içinde yer alması ölümünden sonra olmuştur.

Tüm Jane Austen kitaplarında olduğu gibi Emma'da da sade anlatımın altında büyük bir edebi şaheser yatıyor. Çok akıcı anlatılmış, olay örgüsü birbirine ustalıkla bağlanmış, okuması çok zevkli bir kitap. Tam bir ironi şaheseri diyebilirim.

Eğer roman okumayı seviyorsanız Emma'yı kesinlikle tavsiye ederim...

14 Mart 2008 Cuma

Book Crossing Hakkında...

Book crossing yani kitap transferi bildiğim kadarıyla uzun yıllardır bazı ülkelerden uygulanan bir sistem. O zamanlar okuduğunuz kitabı cafede, metroda otobüste vs. bırakıyordunuz. Kitabı bulan ve okumak isteyen kişi alıyor ve okuduktan sonra aynı şekilde sistem ilerliyor. Böylece kitap kişiden kişiye, şehirden şehire ve hatta ülkeden ülkeye gezmiş oluyor. ilk duyduğumdan itibaren çok hoşuma gitmiştir bu sistem ama Türkiye'de o zamanlar bunun işlemesi pek mümkün görünmemişti bana çünkü o yıllarda kitaplara şimdiki kadar değer verilmiyordu. Muhtemelen bırakılan kitabı kimse almayacaktı ve hatta temizlik görevlisi çöpe atacaktı :))

Ama şimdi değişti ve book crossing yaygınlaşmaya başladı. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla sistem aynen işliyor sadece ek olarak kitabın içerisine sıra numarası, şehir ve tarih not olarak düşülüyor. Böylece sizden önce kim okumuş bu kitap nerelere gitmiş gelmiş biliyorsunuz.

Açıkcası çok hoşuma gitti bu uygulama. Birinci sebebi: genel olarak ikinci eli sevmesem de kitapta tam bir eskiciyim :) O kitabın okunmuş ve hatta üzerine küçük notlar düşülmüş olması çok hoşuma gider. Bir de yıllanmış bir kitapsa değmeyin keyfime :)
İkinci sebebi ise: Malum ülkemizde gizliden gizliye ilerleyen bir kriz var. Bir çok kişi maddi sıkıntı içerisinde. Zaten kitapların fiyatları da bence gereğinden fazla yüksek. Hal böyle olunca insanlar kitap alma işlerini minimuma indirebiliyorlar. Böylece daha fazla okur, daha çeşitli kitaplar okuyabilir ve belki de ülkemizde kitap değerini bilme alışkanlığı daha yaygınlaşabilir.

Daha fazla bilgi için BookCrossing.

KadıncaBlog'da ilgili yazılar:
Elektronik Kitap

27 Ocak 2008 Pazar

İşte ayakkabının Tarihçesi

Çoğu kadın gibi benim de en büyük tutkum, almaktan hiç bıkmayacağım, dolaba dizip izledikçe mutlu olduğum ayakkabıların tarihçesini öğrenmek bana çok eğlenceli geldi. Ayakkabının bence en ilginç özelliği aslında kıyafeti tamamlayan bir aksesuar olmasına rağmen yıllar içerisinde en önemli stil tamamlayıcısı ve statü göstergesi haline gelmesi. Geçmişe dönüşün yaşandığı son yıllarda umarım bu yazı size biraz olsun yardımcı olur.

M.Ö. 2000: Mısırlılar ayaklarını korumak üzere papirüs yapraklarından dokunmuş sandaletler yarattılar ve ilk ayakkabının mucidi oldular. Daha sonra Yunanlılarda görülen kalın tabanlı deri sandaletler çeşitli renklere boyanıp yaldızlanarak süslendi ve ayağın üst kısmından geçen şeritlerle bağlandı. Zamanla bu sandaletler statünün göstergesi oldu. Kadınlar kullandıkları mücevherlerle , erkekler ise taktıkları değerli taşlarla toplumsal sınıflarını yaklarına yansıtırken , kraliyet ailesi, tüccarlar, aktörler hep ayrı sandaletler giydi.

M.Ö. 1100: Çizme savaşlarda ayak koruyucusu olarak doğdu. M.Ö. 1100 yılında Asurlular daha dersinden yapılmış, tabanı metal parçalarla güçlendirilmiş bağcıklı çizmeyi geliştirdiler.

M.Ö. 600: Ayağı tamamen kavrayan ilk renkli deri ayakkabılar yüksek sınıfa ait Yunan kadınları tarafından giyildi.

16. Yüzyıl: Ayakkabıda topuk bir gereksinim sonucu ortaya çıktı. Topuğun önemi ayak üzengide kaldığından ata binenler tarafından keşfedildi. Kral 19. Louis'nin kısa boyundan dolayı ayakkabılarına topuk eklenmesi soylu kadın ve erkekler tarafından taklit edildi. Ancak topuklu ayakkabının şıklığın bir simgesi olarak ortaya çıkışı , 1533'de Floransa'nın ünlü ailelerinden Medicilerin kızının Dük ile düğünde giyeceği ayakkabıyı Leonarda Da Vinci'nin tasarlamasıyla ortaya çıktı.

21. Yüzyıl: 21. yy ile birlikte ayakkabıdaki gelişimlerin seyrekliği yerini modanın hızlı takibine ve uyumuna bıraktı. 1900'lerin başında gündüzleri çizmeler ve bağcıklı botlar tercih edilirken geceleri topuklu ayakkabılar kadınların ayaklarını süsledi. 1917'de ise ayakkabı tarihinde bir devrim yaratan Converse doğdu. 1920'li yıllarda eteklerin kısaldığı ve çorapların dizlere kadar çekildiği pippi uzunçorap modası, kısa topuklu ve kapalı burunlu ayakkabılarla tamamlandı... Kısa süren bu trendin ardında ise yumuşak renklerin kullanımıyla, Coco Chanel ve Madeleine Vionnet tarzı şıklık ve zarafet kendini kadınlarda gösterdi. Ayakkabının başına gelen kalıcı değişimlerden biri de kadınlar içn platfrom topuk,erkekler için ise makosen ayakkabıdır. Seksisinin sembolü incecik topuklu stilettolar 1940'larda başladı ve 50'lerde devam etti. Tüm bu şıklığın yanısıra Adidas ve Puma'nın ses getidiği bir dönem başladı. Günümüzde deja vu olarak yaşadığımız 60'larda döneme damgasını vuran go-go boots her kadının ayağını süslemeye başladı. Minicik eteklerle ve daracık pantalonlarla giyilen bu botların hepimizin beynine kazındığı bir gerçek.

1970'lerde mini şortları, puantiye ve çiçek desenlerine uygun olarak kadınlarda platform topuklu çizmeler ve ayakkabılar, erkeklerde ise platform topuklu makosenler revaçtaydı. 80'li yıllarda ayakkabılarda topukların kısaldığı ve yumuşak renklerin hakim olduğu klasik stiller ön plana çıktı. Espadriller bu döneme damgasını vurdu. Prada ilk pret-a-porter kıyafet koleksiyonu ile birlikte yeni bir ayakkabı serisi tasarladı ve bir anda zenginliğin simgesi haline geldi. 90'lı yıllara geldiğimizde oldukça farklı tarzda ayakkabılar kullanımlarına göre popülerlik kazandı; çizmeler, sandaletler, düztabanlı ayakkabılar...
Günümüze bakıldığında eskiden uzun seneler devam eden ayakkabı modası artık sezonlara göre değişir olduğunu görüyoruz. Hatta bu değişimler o kadar fazla oldu ki sonunda vintage akımıyla modada geriye dönüş başladı...

not 1: Resim NR: 39 ayakkabı atölyesinin websitesinden alınmıştır.
not 2: Yazının kimi yerlerinde Eve dergisinin Aralık sayısından faydalanılmıştır.

03 Aralık 2007 Pazartesi

BEOWULF


Cumartesi günü miskin miskin evde oturmayı planlarken arkadaşımın aramasıyla ani bir plan yaptık ve sinemaya gitmeye karar verdik. Spontane gelişen planlar hep en güzeli olur ya bizim için de öyle oldu. Aslında güzel geçmesi için özel bir şey olmadı ama gittiğimiz film çok güzeldi. Beowulf'ın filminin nasıl bir şey olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. Hakkında ne bir şey okumuştum ne de izlemiş olanlarla konuşmuştum. Sadece okuduğum bölüm itibariyle ismini duymuşluğum vardı. Beowulf, bu güne kadar gelebilmiş en eski İngilizce destansı şiirdir. Çok güçlü ve cesur olan Beowulf Grendel adlı canavarı yenmeyi başaran Beowulf adlı kahramanın hikâyesinin anlatıldığı hikâyedir. Sadece bu bilgiye sahip olarak filme girdim.
Film ilk başladığımda "aaa animasyon muymuş?" dedim. Hakikaten animasyonmuş ama karakterlerin gerçek mi değil mi olduğu hakkında kimi zaman şüpheler duydum. O kadar gerçekçi yapmışlar, o kadar başarılı bir iş çıkarmışlardı ki hayran kalmamak mümkün değil. Filmin kast’ı da çok kuvvetli. Roller şöyle dağıtılmış:
Beowulf : Ray Winstone
Hrothgar : Anthony Hopkins
Unferth : John Malkovich
Wealthrow : Robin Wright Penn
Wiglaf : Brendan Gleeson
Grendel : Crispin Hellion Glover
Ursula : Alison Lohman
Grendel'ın annesi : Angelina Jolie (animasyon hali bile çok seksi )
Metin halini okumadığım için filmiyle karşılaştırma yapamıyorum. Filmden çıktıktan sonra hakkında ne yazılmış acaba diye bakındığım kadarıyla birçok kişi okurken çok sıkıcı bulmuş ama izlerken çok keyif almışlar. Destansı ve kahramanlık anlatan filmler genelde bana da sıkıcı gelir ama hikayesinin edebi değeri, filmin anlatımının akıcılığı ve animasyon başarısından dolayı "Beowulf" kesinlikle kaçırılmaması gereken bir film.

19 Ekim 2007 Cuma

Haftasonu ne yapacağınıza karar verdiniz mi?

Haftasonunu nasıl değerlendireceğine hala karar verememiş olanlar için benden birkaç öneri:
TİYATRO:

Ben Ruhi Bey Nasılım? : 19 Ekim Cuma yani bu gün Aziz Nesin sahnesinde oynanmaya başlayacak. Eser Edip Cansever'e ait. Ölmeden önce sahnede görmek istediği ırmak şiiri ölümünden 18 yıl sonra sahnede. Başrolünde 6. Afife Tiyatro Ödüllerinde en başarılı erkek sanatçı seçilen Uğur polat oyunuyor. Youn 1 saat 30 dakika sürüyormuş.

Çocukluğumdan beri Alice Harikalar Diyarında'yı çok severim. Sayısız kez okumuş olmama ve çizgi filmlerini izlemiş olmama rağmen "bir de tiyatroda izlesem nasıl olur acaba?" diye düşünmekten kendimi alamıyorum :) Dönemin katı İngiliz eğitim şekline eleştiri getirmek için yazılmış eğlenceli bir hikaye. Eğer çocuğunuzla beraber bir şeyler yapmak isterseniz bu güzel bir seçenek gibi görünüyor. Oyun Akbank Sanat'ta sahneleniyor. Fiyatları tam 8 ytl Öğrenci: 5 ytl. Biletler Biletix'te satılıyor.

SİNEMA:

Kadının Olamam: Başrollerini Michelle Pfeiffer ve Paul Rudd'un paylaştığı romantik komedi türündeki filmin kısaca konusu şöyleymiş: Tv yapımcısı ve anne olan Rosie'nin işlerinin ve özel hayatının çok yolunda gitmediği bir dönemdir. Patronu onun programının yerine bir reality show koymaya karar verir. Aynı zaman da eski kocası yeni eşinden bebek beklemekte ve kızıda dejenere bir gençle birliktedir. Bir gün genç ve yetenekli oyuncu olan Adam Perl kasting odasına girdiğinde Rosie'nin kalbi hızla atmaya başlar. Fakat 40 yaşında olgun bir kadının böyle bir erkeğe gönlünü kaptırmasının hoş olmayacağını düşünür ve kendiyle mücadele etmekye başlar. Fakat gönül ferman dinlemeyecektir. Ben açıkcası Michelle Pfeiffer için bu filme gidilir derim. Özellikle "I am Sam" filminden sonra oyunculuğuna olan sevgim iki kat arttı.

Erkekleri Tavlama Sanatı: ….Biz kadınlar Romantik Komedi türündeki filmleri çok sevdiğimiz için bu türe bir öneri daha yazıyorum :)Başrollerini Sarah Michelle Gellar ve Alec Baldwin'in paylaştığı filmin de hikayesi şöyleymiş: Brett, çalıştığı ofisteki değişim rüzgarlarıyla baş etmeye çalışırken üniversiteden beri beraber olduğu çocuksu sevgilisinden ayrılır. Kendisinden oldukça yaşlı bir playboy olan yayıncı Achie Knox’uan tanışır ve kendini bu ünlü adamın büyüsüne kaptırır.



İstila: Filmin türü aksiyon, dram, korku diye geçiyor. Başrollerinde ise Daniel Craig ve Nicole Kidman oynuyorlar. Filmin konusuna gelince: Dallas’tan Washington’a kadar semaları aydınlatan devasa bir patlama, Patriot adlı uzay mekiğinin parçalanmasına ve ABD’nin üzerine yağmur gibi yağmasına neden olur. Yetkililer durumu kontrol altına almakta çabuk davransalar da, mekiğin enkazı üzerine bulaşmış bir maddeyle ilgili hikayeler yayılmaya başlar; hem uzayın aşırı soğuğuna, hem de dünya atmosferine girerken ortaya çıkan aşırı ısıya dayanıklı bir maddedir bu. Ve ona ilk temas edenler ilk değişenlerdir … Filmin websitesi.

Aslında havalar dışarıda gezmek, deniz kenarında kahve içmek için hala çok güzel. Kapalı mekanda durmak istemeyenler için Bağdat caddesi, Nişantaşı veya Bebek sahili'ne gitmek çok isabetli olacaktır diye düşünüyorum. Açıkcası ben yarın sabah dinlenmeyi akşam üzeri sahilde yürümeyi, akşam da sinemaya gitmeyi düşünüyorum. Herkese mutlu bir haftasonu diliyorum...